| Yazan: Özen Üşenmez,
Tarih: 07-12-2009
|
Okunma Sayısı : 1179  |
Yayınlama yeri : , Özen Üşenmez |

1 Mart 2006 da yorgun gözlerim Kanada doğu sahillerine uçağın küçük penceresinden bakarken, bilinmezliğin verdigi tuhaf zevk ve heyecanla doldum. Ne istediğimi de, ne istemediğimi de çok iyi biliyordum.
Tüm isteklerimin birkaç haftada gerçekleşeceğini nereden bilebilirdim. Duyduğumuz korkutucu ve olumsuz göç hikayeleri beynimde dolanırken, bazen gereğinden fazla olan kendime güvenimle “Kötü olmak zorunda değil” diyordum kendime.
Göçmenlik başvurumuzu yaptıktan sonraki iki yıl içerisinde dersimize çok iyi calışmıştık. Özgeçmişlerimiz hazırdı, Kanada’daki maden sektörünü ve şiketleri uzun süredir takip ediyorduk. PDAC (Prospectors and Developers Association of Canada) ait yılda bir yapılan ve üç gün süren uluslararası fuar/konferans da yerlerimiz ayrılmıştı. Bütün firmaları birarada bulacağımız bu etkinlikte yüzyüze kilit insanlarla tanışarak iş bulma umudundaydık.
Beklentilerimizin üzerinde bir sonuç aldık. Mülakat ve iş tekliflerine yetişemeyecek haldeydik. Kanada’ya sadece üç haftalığına gelmistik. Olumluzluklara hazırlıklı olmak için işlerimizden istifa etmemis evimizi kapatmamistik. Ama isyerlerimize açık olarak Kanada ziyaretimizin sebeplerini açıklamış ve destek almıştık. Eşim de ben de şuanki ismiyle Vale Inco isimli maden firmasından önce Thompson Manitoba’da mülakata davet edildik ve hemen ardından da güzel iş teklifleri aldık. Zamanlamamız harikaydı, maden sektörü patlamıştı, şirketler eleman bulma yarışındalardı. Kararımızı vermekte zorlanmadık.
Thompson, Manitoba’nın kuzeyinde 15000 nüfuslu, “middle of nowhere” lakaplı küçük bir şehir. Winnipeg’den otobüsten büyük olmayan pervaneli uçaklarla ulaşıyorsunuz, ya da Winnipeg’den 720 kilometre direksiyon sallıyorsunuz. Mülakat için Thompson’a giderken o küçük uçağın içinde, “Bu işten birşey çıkmayacak, santiyeyi bize şehir diye yutturmaya çalışacaklar” diye düşünüyordum. Uçaktan aşağıya baktığımda tek gördüğüm donmuş göller ve kar kaplı ormanlardı. Tek yaşam izi elektrik direkleriydi. Uçak alçalmaya başladı, pencere kenarında oturan eşim heyecanla “işte Thompson” dedi. Kemerimi çözüp sıkışık uçağın içinde pencereye doğru yönelmeye çalıştım. Tek gördüğüm ormanlardı. Birkaç saniye içinde şehir görüş alanımızdan çıkmıştı. Eşimle birbirimize bakakaldık.
Uçağın merdivenlerinden inerken soğuk bir buz kalıbıyla suratıma tokat atılmış gibi hissettim. Hava -25 C dereceydi. Bizi karşılayan ve sonradan müdürümüz olan kişinin ince ceketinin önü açıktı. Soğuktan nefes alamayan bana hafif bir gülümsemeyle ne guzel bir gün değil mi dedi. Mart ayında -25 derecenin ne kadar güzel bir gün olduğunu 2007 kışında çok net bir şekilde öğrendim.
İki günlük mülakat seyahatimizde iş ile ilgili tüm anahtar kişilerle tanışmış, her tür bilgiye ulaşmış, çok sıcak karşılanmıştık. Ayrıca şirket bize şehir turu da hazırlamıştı, kabaca, yerleşim bölgelerini, okulları, kütüphaneyi, yüzme havuzunu görmüş sosyal aktivite imkanları hakkında bilgi sahibi olmustuk. Toronto’da gördüğümüz Kanada’dan çok daha farklı, havası soğuk ama insanları çok sıcak olan bu şehirde yaşama adım atmak için bir saniye dahi düşünmemize gerek yoktu. İmzalar hemen atıldı..
Bu şehre yerleşen ilk Türklerdik. İlk 2-3 ayı şirketin sağladığı apartmanımızda geçirirken, haftada en az 2-3 gece yemeğe davet ediliyorduk. İs yerinde tanışığımız herkes bizi tanımak ve bizimle zaman geçirmek, bize kendimizi yabancı gibi hissettirmemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Şirket içindeki takım oyunlarına, aktivitelere davetler alıyorduk. Beyzbol oyanamaya başlamıştık, hafta sonları balığa gidiliyordu. Üzerine leziz picarel’ler yeniyordu. Yaza benzemeyen 1-2 aylık sıcak günler kısa sürdü. Eylülde fırtınalarla karların altına gömüldük. İlk kar yağdığı gün yataktan fırlayıp dışarı çıktık. İzmir’li ben ve Adana’lı eşim çok keyifliydik. Mayıs ayının sonuna kadar karın kalkmayacağını kavrayamamıştık. Kar topu oynamak için gereğinden çok fırsatımız olacaktı.
Üç buçuk yıl göz açip kapayıncaya kadar geçti. Sıkı dostluklar, kahkalar, özlemler, yeni deneyimler, başarılar, gözyaşları, Ada’mın dünyaya gelişi ile dolu dolu yaşandi. Ne medeniyete dönün diyen Kutalmış arkadaşımızı taktık ne kışımızı gördükten sonra Karşıyaka meydanına heykelinizi diktireceğim diyen annemizi dinledik. Sineması, tiyatrosu, galerisi olmayan, alışveriş imkanlarının çok sınırlı olduğu, hırçın, uzun, -50 lere vuran kışıyla Thompson’da çok güzel günler geçirdik, kariyerimiz için paha biçilmez deneyimler elde ettik. Biz Thompson’u avuçlarımızın içine alıp suyunu sıkana kadar yaşadık. Kayak ve snowboard yapmayı öğrendik, yoga kursuna gittik, şehir tiyatrosunda gönüllü tiyatro yaptık, beyzbol oynadık, hokey oynadık, curling öğrendik, bowling turnuvalarına katıldık, yüzdük, spor yaptık. Doğayla içiçe yaşadık. Karın içinde uzun yürüyüşlerden sonra, şömine yanına uzanıp kanyak içtik. Üç buçuk yılın iki yılını televizyonsuz geçirdik. Sadece film izledik, bol bol okuduk. Kısa süreli hamilelik döneminde acil durumlarda gerekli olabilir diye edindiğim cep telefonumuzdan başka hiç cep telefonumuz olmadı. Kar temizlemeyi öğrendik. Badana yapmayı, kendi işimizi kendimiz görmeyi öğrendik.
Benzincide, markette, postanede gittiğimiz heryerde güler yüzle, ismimizle hitap edilerek karşılandık. Kara saplandığımızı gören araçlar ardarda durup bize yardım ettiler. Özel günler hiç atlanmadı, dostlar hep yanımızdaydı. Kesinlikle ayrımcılığa uğramadık, uyum sağlayamadığımız yerlerde ya da dilimiz dönmediğinde asla kendimizi kötü hissettirecek davranışlarla karşılanmadık, dışlanmadık.
Hep pozitif olmaya çalıştık. Sürekli şikayet edip eleştirmek yerine, sevmeyi ve değerlendirmeyi denedik. Güzel yanlarını görmeye çalıstık. Ama gün gelip çattı. Bizim için sürekli bir yaşam tarzına dönüşemeyeceğini anladığımız kuzey yaşantısına veda etmeye karar verdik. Şartlar olgunlastı, önümüze büyük şehirlerde de güzel kapılar açılmaya, içimizde yeni maceralara karşı heyecanlar doğmaya başladı.
Bugün olsa yine aynı kararı verir Thompson’a yerleşirdim. Büyük bir şehirde zor ya da istemediğim şartlarda sıfırdan başlamak yerine bambaşka dünyalara kapılar açan küçük kasabalar, bildiğimizden farklı yaşamlara girmek çok keyifliydi. Muhteşem bir deneyimdi.
Hiç evinde interneti olmamis, hiç topuklu ayakkabı giymemiş, hiç Manitoba’dan ayrılmamiş, hiç de ayrılmayı denememiş, istememiş insanlarla tanıştık. Beni en etkileyen şey ise tüm zor şartlara rağmen şikayet etmeyen ve edenlerden hoşlanmayan bir duruş içinde olmalarıydı. Evet yokluklar ve zorluklar vardı, ama bununla beraber, trafik, sapıklar, cinayetler, tecavüzler, teröristler yoktu, ya da yok denecek kadar azdı.
Thompson bize Kanada ile, işimizle, soğukla, hayatla, kendimizle ilgili paha biçilmez deneyimler aşattı. En önemlisi bir yeri güzel yapan şeyin dağlar, ovalar, gösterişli binalar olmadığını, orada yaşayan, hayatı güzel yaşamak ve yaşatmak isteyen insanlar olduğunu öğrendik.
Teşekkürler Thompson.
Merhaba Toronto.
Ozen Usenmez
|
|
|